Make your own free website on Tripod.com

ORTAÇAĞ'DA MİMARLIK


Bkz:Ortaçağ Mimarisinde Gotik Tarz


Ortaçağların başta gelen ve en önemli sayılan biricik sanat alanı; mimarlıktı, ama; mimarlıkta da amaç, "Tapınak yapılması" idi... Ve tapınaklar, en büyük anıtlar arasında yer alıyordu. Ortaçağda, Avrupa'nın kurmaya en çok önem verdiği başlıca binalar arasında tapınak yapımı; birinci derecede önemle ele alınan işlerdendi. Herbiri; birer anıt eseri olan bu tapınaklar; çok kere, bütün şehirler ve hatta bölge halklarının kanıtlamasıyla ve çok büyük fedakarlıkla, çok sayıda insanın hayatları insafsızca harcanarak yapılırdı. Bazı hallerde, yapılacak tapınakların ulusal birer anıt olacağı ilan edilirdi. O zaman da, bu anıtlar; yalnız yapıldıkları şehrin veya şehirlerin eseri değil; bütün ulusun malı sayıldığı için, yapılmasına da bütün ulusun, bütün olanakları ile katılması istenir ve büyük fedakarlıklar göze alınarak işe başlanırdı. Böyle olduğu halde, tapınağın bitirilmesi, yine de yıllarca sürerdi ve çok kere, bu tip büyük tapınaklar; on, yirmi, otuz ve daha çok yıl sonra ancak bitirilebilirdi.

Herbiri, birer anıt görünüşünde olan bu tapınaklar, "Notre-Dame de Paris" ve benzeri gibi, bir çok büyük ölçülerde kurulur; yükseklikleri ve kapladıkları alan bakımından, sanki başka benzerleri bir daha yapılamayacak düşüncesiyle inşa edilirdi. O kadar ki, kendi emek ve yardımlarıyla yapılmış bu tapınakların içlerine bütün bir şehir halkı ve hatta birkaç şehir ve bölge halkının girebilme amacı güdülürdü. Ve, her an, düşmanların saldırılarına uğramak tehlikesiyle karşı karışıya bulunan halk; nasıl çok sağlam yapılmış büyük kalelere sığınarak kendilerini koruyabiliyorlarsa; hayatın kötülüklerinden korunmak için de, halklar; bu tapınaklara büyük kalabalık halinde sığınsınlar düşüncesiyle alabildiğine büyük ölçüde yapılıyordu. Bu tapınakların büyüklükleri hakkında bir fikir vermek için; Fransa'da Amiens tapınağı bir örnek olarak gösterilebilir. Bu tapınağın yere konumuna göre uzunluğu 143, genişliği ise 66 metredir. Tapınağın kubbesine kadar olan yüksekliği 56.5 metre, kubbesinin tepesine kadar olan yüksekliği ise; 111 metredir. O tarihlerde, yalnız Fransa'da ve birkaç şehirde, bu büyüklükte birkaç tapınak yapılmış bulunuyordu. Bunlardan biri; Paris'te Notre Dame de Paris Katedrali ile Paris'ten 88 km uzaklıkta bulunan Chartes'de ve Raims'deki ünlü tapınaklar gösterilebilir.

Bunlardan başka, Fransa dışında Strasburg'da, Köln'de, Marbourg ve İngiltere'de Canterbury'de; Kuzey İtalya'da - Milano'daki ünlü tapınak; hep birer anıt eser olarak yapılmıştı. Görünüşlerine bakılarak bu yapıtlara, birer "dağ tapınak" demek de mümkündür. Bütün bu tapınakların yapılışında ve yapılarında olduğu gibi, mimarlığın teknik yanı ve üslubu yönünden de kendilerine özgü ayrı ayrı genellikleri, özel ve karakteristik yönleri, güzellikleri vardır. Bu yapılardaki mimarlık uslübuna genel olarak Gotik tarz denilmektir. Birçok kişi, Gotik terimini; barbar bir kavim olan Gotlar'ın adından ve kullandıkları bir yapı tarzından alındığını söylemekte iseler de, gerçekte; bu mimarlık tarzının Gotlar'la bir ilgisi bulunmadığını ve adı geçen mimarlık tarz ve uslübunun bir nevi ruhsal sapıklıktan ve barar hayatı yaşamanın kalıntılarından ibaret bulunduğunu ilk kez anlayan Raphael tarafından kullanıldığı ileri sürülmektedir. Böyle bir temele dayandığı için, Raphael; bu mimarlık tarz ve üslubunu asla bağenmemiştir. Fazla olarak, İtalya'da böyle mimarlık tarzının yeri olmadığının ve olmaması gerektiğini de iddia etmiş; bu üslubun, yalnız barbarlara ve barbarlığa ve örneğin; Gotlar'a yakışacağını belirterek bu yapı üslubunu reddetmiştir. Fakat, her nasılsa; Gotik mimarlık üslubu, yine de İtalya'ya girmiştir. Bunun tek örneği ise Kuzey İtalya'da, Milano şehrindeki tapınaktır. Daha sonra İtalya; bu mimarlık tarzına kapılarını kapamıştır. Bu nedenle, Milano'daki anıt- tapınağı da İtalyan sanatçı; olduğu gibi kabul etmemiş onun çirkinliğini-biraz olsun- örtmek için, onu; beyaz mermerden bir örtü kaplama ile süslemiş; ona-beyaz dantellerden yapılmış gelinlik elbise giymiş gibi güzel bir gelin kıyafeti vermiştir.

Ortaçağ Mimarisinde Gotik Tarz

Gotik tarz ve tekniği ile yapılmış bir tapınağa doğru yürürseniz, ilk önce onun; gök boşluğuna atılmış oklara benzeyen tepelerini, sivri ve ince yapılı kulelerini; bu kulelerin etrafında küçük küçük ve hepsi de sivri uçlu; pekçok kulecikten meydana gelmiş olduğunu görürsünüz. Bu görünüşü ile bu tapınağı, bir ormana benzetirsiniz. Tapınağın kuleleri ve kuleciklerini de sanki, ağlayan yeryüzünün, boşluklara haykıran yeryüzü insanlarının göklere kaldırılmış ellerinin parmakları imiş gibi hayal edebilirsiniz. Bu görünüş üstünde her şey, sanki, vücutları katılaşmış, sesleri donmuş insanların haykırış ve çığlıklarıdır. Bütün kuleler ve kulecikler, sanki "göklere yalvaran ve göklerden imdat isteyen" insanların maddeleşmiş dualarıdır. Bu kuleler ve kulecikler; sanki Tanrı'ya el açmış. O'ndan mucizeler bekleyen milyonlarca insanın elleri, başları ve gövdeleridir. Anıt-tapınağı tamamıyla yaklaşınca; onun her yanındaki duvarlarının uzunlukları boyunca, dış taraftan birer destek ve dayanak olmak için, yer yer taş duvarlarla pekiştirildiğini görürsünüz. Tapınağın asıl duvarları ise; yerden yukarı doğru, diklemesine öyle yükseltilmiştir ki; ilk bakışta, bu duvarlar, insanda, sanki yakılacakmış gibi bir korku uyandırmaktadır. Ve, belki bu korkuyu gidermek için, tapınağın mimarları ve yapıcıları; bu duvarları, dıştan yer yer, ayrı birer dayanak ve destekle ve adeta birer koltuk değneyi şeklinde, büyük taşlarla örülmüş güvenlik duvarlarıyla asla yakılmayacak bir duruma getirmişlerdir. Ve, sanki bu tedbirle de, tapınağın duvarlarına bakan insanlarda, ilk anda uyanan yıkılma korkusunu gidermek istemişlerdir. Bu düşünce, gerçekten, büyük bir anlam taşımaktadır. Bu tedbir, kendi kendilerine ve tek başlarına ayakta duramayan ve mutlak surette başkalarının desteğine ihtiyaç duyan o zamanki insanların güçsüzlüklerini anlatan apaçık ve somut bir belirti sayılacak anlamları hatırlatmaktadır.

Tapınakların dış duvarlarına örülmüş bulunan çok sağlam, taş destek ve dayanak duvarları ise; tapınaklar gibi, o çağ insanlarının da, koltuk değneklerine, başkalarının yardımlarına ve ansızın belirecek mucizelere ihtiyaçları olduğunu anlatan birer belge değerindedir. Tapınakların duvarlarından başka, kornişleri de tuhaflıklarıyla dikkati çekmektedir. İnsan, bunlara bakar bakmaz; hepsi de acayip biçim ve şekilleri ile insana; çok çirkin suratlı yaratıkların birer hayalet gibi oralarda dolaşıp kaynaştıklarını ve korkunç bakışlar ve hareketlerle kendisine saldırmak ister gibi işaretler ve davranışlar yaptıklarını görür gibi olur. Bu acayip şekillerdeki korkunç hayaletler; insanı ve insanın bu dünyadaki hayatını baştan sonuna ve doğumundan ölümüne kadar dolduran ve öteki dünyaya kadar izleyerek peşinden koşup gelen korku ve dehşet'lerin sembolü sayılabilir. Tapınak içindeki sütunlar, sizin üzerinizde, ilk bakışta ucu-bucağı yokmuş anlamını aklınıza getiren, tapınağın bütün iç alanını, bir orman gibi doldurulmuş etkisi yapar. Tapınağın içi; çok büyüktür, çok geniştir ama; insan burada dolaşırken bir darlık, bir sıkıntı duygusuna kendini kaptırır; sıkıntı içinde kalır; nefes alamaz gibi olur. Burada, insanın içini kaplayan sıkıntı duygusu; dünyada karşılaştığı ve ömrü boyunca karşılaşacağı türlü engelleri, setleri, yamaçları, inişli çıkışlı yolları ve uçurumları, başına gelebilecek belaları ve musibetleri... Ve, sayısız engelleri hatırlatan birer sembol olarak kabul edilebilir. Tapınağın damları ve kubbeleri; -Salisbury Cathedrali'nde olduğu gibi- oklar şeklinde inceltilmiş ve sivritilmiş demiştik. Pencereleri de öyledir. Tapınağın dışında ve içinde görülen her şey; tapınağa giren insalar gibi; gökyüzü boşluğuna doğru uzanmıştır. Tapınağın pencerelerine doğru baktığınız zaman; hayret etmekten kendinizi alamazsınız. Sayısız denilecek kadar çok pencere görürsünüz. Ve bunların hepsi; büyük çapta tutulmuştur, yüksektir ve neredeyse tapınağın iç duvarları kadar geniştir. Fakat buna rağmen; tapınağın içi loştur ve adeta karanlıktır. Hatta, en aydınlık ve güneşli günlerde bile güneş ışınlarını içeriye yansıtamamaktadır. Bunun nedeni: Pencerenin renkli camlarla kapanmış olması ve ayrıca; pencerelerin içlerine de türlü dinsel biblolar, heykelcikler, resimler, levhalar ve tablolar konulmuş olmasındandır. Ancak; dıştan bol ışık yansıtmadıkları halde, tapınakların hemen bütün pencereleri; insanı şaşırtacak derecede güzeldir. Onlara bir kere bakan; gözlerin kolay kolay onlardan ayırmak istemez. Camların renkleri ve renklerin çeşit tonlarının yanyana getirilişi, eritilerek dökülmüş gibi, iç-içe uyumlu bir tarzda kaynaştırılmış olması! Bütün bunlar, insanda bir şiir, bir müzik dinliyormuş etkisi yapar. İnsan bunlara baktıkça, büyülenmiş gibi olur.

Ortaçağ tapınaklarını duvarlarına işlenmiş veya asılmış resimlere ve duvarların oyuklarına konulmuş heykellere, heykelciklere bakarsanız; bunlardaki figürlerin hemen hepsinin iç ve dış ölçüleri arasındaki uyuşmazlık, gözlerinize hemen çarpar. Heykeller; ölçüsüz derecede dar ve basık oldukları için, bir kalıba dökülerek elde edilmiş oldukları izlenimine kendinizi kaptırırsınız. Bunun nedeni; sanatkarların acemilikleri ya da heykeltraşların görünüşlerinin kusurlu oluşu değildir. Asıl neden; çok daha derinlerdedir: Bu durum bize; Ortaçağ insanlarının çok ağır ruhsal baskılar altında tutulduklarını, ruhlarının adeta ağır silindirlerle ezilerek şekilsizleştirildiği anlatmaktadır. Bu durum bize; çok ağır yaşama koşullarının, Ortaçağ insanlarına rahat bir nefes aldırmadığını; onları ezildiğini, boğduğunu ve bu zavallı insanların kendilerine yapılan bütün baskılara ve haksızlıklara hiçbir direnmede bulunamadıklarını, hiçbir karşı hareket yapamadıklarını; direnme yerine, kendi kabukları içine çekildiklerini, büzüle büzüle öz şekillerini kaybettiklerini; insanlıktan çıkarak birer "hiç" haline geldiklerine ve getirdiklerini anlatmaktadır.

İnsan, bu heykellere baktıkça, Ortaçağ insanlarının yaşama ve varlıklarını devam ettirme koşulları karşısında duydukları korkuları, daha iyi anlar ve dehşet içinde kalır. Ve sonra; bu insanların İsa'yı niçin canlı veya tekrar dirildikten sonraki haliyle değil de, hep çarmıha gerilmiş olarak-resimde ve heykelde göstermiş olduklarını daha iyi anlar. Aynı zamanda insan; Ortaçağ uluslarının "iyi"yi, niçin daima kötülükler ve şerefsizliklerle gizlediklerini; "gerçek"i türlü yalanlar ve riyalarla yoketmek çabasında olduklarını"; "güzel"i ve "güzellik"i, niçin hep çirkin ve iğrenç maksatlarla gözlerden saklamaya çalıştıklarını daha iyi anlar. Ve, ne acıdır ki, bu ruh çöküntüsü hali ile, ağır hayat koşulları içinde yaşarken "iyi"nin, "gerçek"in, "güzel"in ve "güzellik"in varlığından haberi dahi olmaz. Ve, pek tabiidir ki; insan, ilk bakışta bunlarda: "İyilik'te, "gerçek'te, "güzel"de ve "güzellik'te" gizlenmiş bulunan değerleri ve anlamları kavrayamaz; etrafında gördüklerinden habersizmiş gibi yaşar ve hiçbir şeye sevinemez. Hep korku içindedir ve korku içinde yaşamaktadır. Bunun içindir ki; Ortaçağ'da yaşayan insanlar; tapınaklarını süslemede kullandıkları resim ve tasvirler arasında en çok "Korkunç Mahkeme", "Cehennem Azabı", "Ölüm Alayı" gibi sahne ve olayları canlandıran tablolara yer vermişlerdir. Buna bakarak denilebilir ki, Ortaçağ'ın biricik sembolü "Yaşayan İnsan" değil; "Mevla'nın Kafası" kabul edilmiş sözü de hikmet ve felsefenin temeli sayılmıştır.

Ve... Çok geçmeden o gün, geldi: Bunaltılmış ve bayıltılmak istenilen "insan ruhu" baskılarından kurtuldu; çok güzel görünüşü ile Hellada'nın dahi bir zamanlar ummadığı ve görmediği bir güç ve güzellikle meydana çıktı. Bu güzelleşmiş ve güçlenmiş ruhu sezen barbarlar bile- kötü alışkanlıklarını bırakmak ve barbarlıktan kurtulmak için çaba harcamak zorunda kaldılar. Vaktiyle, Hellada'da ve Roma'da, bütün elemanları ve nitelikleri yavaş yavaş meydana çıkarılmış olan insan ruhunun güzellikleri tekrar yeniden keşfedildi. Böylelikle, Ortaçağ'ın ortalığa yaydığı insanların ruhlarını karartan ve duygularını söndüren- yoğun kara bulutlar dağılıp artan bir hızla seyrekleşmeye ve bu olayla birlikte, insanların zihinlerinde bir uyanıklık belirmeye başladı. Bu; güzel bir başlangıç oldu: Ufuklar, yavaş yavaş açıldı. Kara bulutlar yavaş yavaş seyrekleşti. Ufuklarla gökler, güzel bir fecirle ağardı. Ortalık aydınlağa kavuşmaya başladı. Bunun arkasından da reform çağının parlak güneşli sabahı doğdu.

Kyn. Zoquie.com

Önceki ] Bölüm Başı ] Sonraki ]